30 Mayıs 2013 Perşembe

LETÂFET, YAZ GÜLÜM, YAZ... 'YANLIŞLIKLA'



Aklınız başınızdan gittiğinde, bir fincan kahve ve güzel yüzü ile sizi hayata döndüren kadındır Letâfet...
Kalbinizi, kaygının pençelerinden kurtaran iki çift sözü, gülümseyen bir çift gözü vardır Letâfet' in... 
O' nun yanındayken herşeyin üstesinden geleceğinizi, dağlarınızı, denizlerinizi ve çiçeklendiğinizi hissedersiniz...
O' nu kırdığınızda birkaç sokak öteden acı bir fren sesi işitirsiniz... Letâfet' in kalbi kırılınca iklimler bi' an için karışır, başka bir kıtanın çocuğu uykusunda huzursuzlanır, görkemli bir yalının çatısı su akıtır, şehirde nedeni bilinmeyen bir elektirik kesintisi yaşanır, bakkalın kapısında asılı top filesi sokağa saçılır... Letâfet,  kalbini ve ruhunun suyunu temiz tutan bir kadındır. Tamı tamına kadındır. Kendine acımaz. Kuvvetli bilekleriyle koltukları, çocukları, tehlikeli yabancıları kaldırır; her şeyi yerine koyar: Yerleştirir, yoluna koyar... Nereden bildiği belli olmayan asâlet kurallarını bilir; çocuklarına ders çalıştıracak kadar matematik bilir; çat pat arapça bilir... 
Letâfet ... 40'lı yaşların başında, etine dolgun bir afet. 2 çocuk anası, kalabalık ailenin gizli kurtarıcısı, hem becerikli hem mütevazı... 
Ömrü hayatının en bi güzel yanı aşkı olan bu kadın, kendi dünyasında bir masal yaşamaktaymış... 
Yaşıtlarının aksine, aşk evliliği yapmış; kocasının hep baş tâcıymış. Aslında görücü usûlü evlendinklerini sansa da herkes; Letâfet' in çocukluğundan beri Memed' te gönlü varmış... Halâ da misafir varken kocasına kaş göz edip, kuytuda sessizce kocasıyla sevişen köylü gelinin ta kendisiymiş, lâf aramızda... 
Dokunduğu yere hayat getiren kadınlar vardır ya; Letafet onlardan işte... 2 çocuğunun ikisi de çabucak, bebekken konuşuvermiş. Çünkü letafet çok tatlı dilliymiş. 
Lôkum derler ya hani Türk kadınlarına; fıstıklı  lôkum gibi
Letâfet. El kadar muhabbet kuşuna, tam 17 kelime  konuşturmuş, geveze bir kuş etmiş kadındır. İlâhi... 
Eli lezzetli, duası bereketlidir. Haftanın 4, 5 günü kocasını koynuna alan yeni gelin gibir. Letafet, dişi kuşun önde gidenidir.
Tutumludur. İki kap malzemeden 5 çeşit yemek pişirir. 
Ketum kadın Letâfet... Çok yükü olduğundan, sapasağlam sırtını bükmeyecek kadar mağrur olduğundan, içine attığı çok şey var .. Ara sıra kusmuğunu yutmasından belli diyeceğini diyemediği... Ah Letâfet... Bu gece 'yanlışlıkla' bir defter ve bir çok kalem bırakacağım senin mutfak pencerene... ve sen... yarından itibaren günlük tutacaksın... Yaz... Yaz da dök içini... Hem biliyor musun mükemmel kadın? Yaşın 55 ' i geçtiğinde yavaş yavaş herşeyi unutmaya başlayacaksın. Yaz. Önce çocuklarının isimlerini karıştıracaksın, sonra adresi karıştıracaksın, sonra kimseye hissettirmeden günlerce Memed' in adını arayacaksın aklında; bulamayacaksın. Ah güzeller güzeli Letâfet, sen alzeimer olacaksın... Korkma; sevgiyle, aşkla, lâyık olduğun bakımla kucaklanacaksın.Neyse ki gurur yapamayacak kadar çocuklaşacaksın... 


22 Mayıs 2013 Çarşamba

GÜNEŞİN TOKADI

Aniden hapşırmaya başladı herkes... Herkes isyan kuvvetiyle, patlarcasına hapşırdı. Dev bir elin tokadını yemiş gibi savrularak tükürdüler varı, yoğu... Duygu patlaması gibi çoğaldı hapşırıklar...
Nasıl başladı? 
Sâdi, yerin 2 kat altında küçük bir dairede yaşıyor. Bir tek penceresi yan odaya açılan, güneşsiz, içinekapanık bir ev. Evin kendisi zaten yorgun birinin bilinçaltı gibi:
duvardaki rengin altında kalmış birsürü renk;
defalarca değişmiş ama her seferinde çürümüş yer kaplaması;
büyücü kokularının tüttüğü bir mutfak;
kendi kirini yıkamaya gücü yetmeyen bir banyo;
ümit besleyen mavi camlı bir pencere, güneşsiz...
Evin başından geçenler çınlıyor Sâdi' nin kulağında. 
Bu evde 2 hafta yaşayıp gelinliğiyle çıkan hasarlı bir kadının ayak izi;
aylarca bu eve kapanıp ağlayan doğulu bir oğlanın kırmızı gözyaşı;
evin melânkolisine gülüp geçen neşeli bir üniversite öğrencisinin bira kokusu;
İtalyan bir çiftin 4 aylık sevişme ve saklanış lekeleri;
sadece 1 gün kalıp terk'i diyâr eyleyen oyuncu kızın elbise askısı duruyor tavanda. 
Sâdi 7 aydır burada. Uykusuyla hayat arasındaki tünelde gidip gelerek yeni bir hayat kurmakta.
Dün sabah uyandığında, 
aydınlığa ve geçmişsizşiğe delicesine susadığında,
tüm sesiyle bağırdı evde gezen tüm ruhlara : 'Sizi ve buradaki hayatınızı görmekten bıktım! Güneş istiyorum; hepinizi güneşle silmek istiyorum. Güneş! Aydınlığın içinde uyanmak istiyorum! Gidiyorum!'
Sâdi fırlayıp çıktı sokağa. Çıktığı anda kör eden bir aydınlıkla yıkandı. Önce hiçbirşey anlamadı. Güneş' i çağırdığını anımsamadı. Belli ki Güneş; alıngan, şakacı ve kabaydı. Bastı Sâdi' ye tokadı. Sokağın ortasında sıcacık, parlak bir ışıkla Sâdi' yi yerlere attı. Herkes hapşırmaya başladı. İçini dökercesine, beli bükülürcesine, ağlarcasına, yumruk atarcasına hapşırdı herkes... 
Sonra Güneş sıkıldı; farkında olmadan, dil ucunda kalanları söke söke almıştı... Çekti gitti... Sokağa tatlı bir serinlik geldi...
Sadi ilk iş, adres değiştirdi. 

15 Mayıs 2013 Çarşamba

ATIF

Atıf. Asık suratlı ve çocuksu bir adam...
Hergün aynı saatte eve geliyor,karısı ve hiç konuşmadığı ve aslında pek de sevgi duymadığı 2 oğluyla yemek yiyor. Gazetesini eline alıp susuyor. Bitmeyen bir sancısı varmış gibi küçük seslerle inliyor. 
Atıf sadece gözleri kapalıyken gülümsüyor. Neden?  Çünkü gözkapaklarının içinde bir çocuğun yüzü duruyor... Gözlerini her kapadığında çocuğun, fotograf gibi kıpırtısız yüzünün önünde küçücük kalıyor. Çocuğun sabit bakışlarının ettafında volta atıyor. Nerede durursa dursun, çocuğun gözlerine ilişemiyor. Uzakta bir yere bakıp gülümsemiş bu çocuk, hayat dolu ve küçük... O çocuk kim? O çocuk hep aynı yaşta kalan gülen bir yüz... 
Bundan uzun yıllar önce, Atıf ve ağabeyi Akif yaramaz birer çocukken;
çimler yeşil, salıncaklar ağaçların arasındayken;
Akif ve Atıf okul çıkışında şakalarak eve dönerken;
basit ve hayatı basitleştiren bir kaza olmuş. Ağabeyinin köpek korkusunu bilen Atıf, aniden havlayarak bacağını yakalamış Akif' in. Korkuyla sıçrayan Akif de yerde duran taşa kafasını çarparak düşmüş... Tam o anda Akif için zaman durmuş. Akif' i  13. yaşına hapseden bir hasar oluşmuş. 
Akif artık sonsuza kadar 13 yaşında bir çocukmuş. Büyüyüp gelişen bedenine rağmen, oyun oynayan, yaramazlıklar yapan bir topçuymuş. 
Kuvvetlenen bedeni çocuk şarkılarıyla, çocuksu ağlamalarla doluymuş. 
Hayatı tamamen değişen aile, belli etmek istemese de Atıf' a gönül koymuş. O da ne yapsın, ilk fırsatta bir iş bulup 'büyük adam' olmuş; yuvadan uçmuş: Kaçarcasına. Yavaş ve bulanık bir kopma olmuş.
Şimdi Atıf bir aile babası; gözkapaklarının içinde duran çocuk yüzü de O'nun vicdan azâbı...

8 Mayıs 2013 Çarşamba

ŞALVAR



Tambûri Necmi Efendi, musikì ile büyümüş; aileden sanatçı; çevrede san'âtiyle övülen; tambur meralkısının baştâcı bir müzisyendir. Kendi gibi nazik olan dinleyicileri, sevgi ve hayranlıklarını mektuplarla, naçizane hediyelerle dile getirir; Necmi efendi de, üzerinde eski Ankara fotografları olan kartpostallarla teşekkür notu göndererek saygıdeğer hayranlarına minnettarlığını belli ederdi...
Bir seferinde, Urfa' daki 8 seyircili konserinin dönüşünde, evde ilginç bir hediyeyle karşılaştı. Genelde saat, koldüğmesi, el oyması santranç takımı yahut eşi için küpeler gönderirlerdi. Fakat bu kez, üzerinde not olmayan bir paket ve bu paketin içinde de bir eşine, bir de Necmi Efendi' ye göre şalvar vardı ; tuhaf! Çok tuhaf... Urfa' dan göndermiş olmalılardı; adam şöyle bir gülümseyip, şalvarları ortalığa bıraktı. Hemen ardından giren eşi Nergis Hanım, şalvarın yeşil ve pembe rengine tav olup giyiverdi üzerine... Üzerindeki külotlu çoraptan ve dizaltına uzanan etekten kurtulmuşken, çamaşırından da kurtuluverdi. Şimdi sadece şalvar ve kendisiydi... İncecik kumaşının hiç ağırlığı yokmuş gibi, hoş bir serinlik geldi. Nergis Hanım çok hafiflediğini hissetti. Ciddiyetiyle tanınan bu hanımefendi, şalvarın rahatına erdi. Hiç olmadığı kadar dişiydi, kendiydi ve aslında en kaba-saba hâliydi.Her kıyafet kendi beden diline sahipti; bu şalvarın hareketiydi... Verdiği çıplaklık ve mahremiyet hissi, kadının yürüyüşünü değiştirdi: Daha bir işveli, daha bir becerikli ve en önemlisi daha bir senli-benliydi... Hiçkimse Nergis Hanım' ı böyle sereserpe, böyle serin ve böyle güçlü görmemişti. Bir şalvar hafifliği nelere de kâdirdi! Bir o tarafa bir bu tarafa yürüyüp kendini bir beğendi ki sormayın. Yılların soğuk nevâle Nergis Hanım'ı, olsu başımıza mahalleli Nergis Abla: 
Dobra; 
kalçaları davetkâr; 
yemekleri insanı gezdirir diyar diya;
sanki herkesten neşeli bir sır saklar; bir adım attı mı yürekleri yakar...
Tambûri Necmi Efendi kapıda aniden belirdi; bir şey unutup geri dönmek hiç âdeti değildi; gitti mi birkaç günlüğüne gider, yorgun argın ancak dönerdi. Şimdi bu nasıl bir rezillikti? Nergis Hanım mahcûbiyetini gizleyemedi; başını yere eğdi. Sonuçta O bir hanımefendiydi; şalvarla fingirdemek de neydi? Fakat ne yaptı Necmi Efendi? Belki 30, belki 41 yıl sonra ilk kez, acemi bir delikanlı gibi avuçları terledi, ne yapacağını bilemedi, gözleriyle odayı gezdi. Kendi şalvarını görünce aklına bir fikir geldi: Şalvar giyip karısının düşüne yükselecekti, giydi. Kısa bir idrak süresinden sonra özgürleşiverdi. Tuttu karısını elinden, bahçeye çıktılar ayaklarına birşey giymeden, sabaha kadar ağaçtan erik toplayıp yiyerek, yıllar sonra gülüşüp sevişerek, toprak iziyle kirlenip keyif sürerek gürültü yaptılar...
Geri kalan hiçbiryerde değil, tam o ağacın altındaydılar. 
Kıçlarında şalvar, 
saçlarında yıldızlar, 
ellerinde yapraklar, 
bacaklarında atalarından kalma rahatlıklar, 
topraktan gelen karıncalar 
ve nihayetinde aşk vardı. 
Hayatı yaşamanın ve bir kadınla bir adamın aşkı...