7 Mart 2018 Çarşamba

SIRLAR

(8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü yazısıdır.)

"Ayna ayna, söyle bana... Kendime nasıl kavuşurum bu dünyada?"


"Ayna" deyince ne gelir aklımıza? Yansıma? Kendimizi görmek? Görmek?...

Ayna, camın sırlanmasıyla oluşan bir eşyadır; bu "sır" sayesinde yansıma gerçekleşir ve biz kendimizi 'görebiliriz'... Kendimizi sırların yardımıyla görebiliyor olmamız muhteşem bir ironi değil mi?

BİR BUKALEMUNUN EN KÖTÜ GÜNÜ, MEMELER, İMDAT ve KÜPELER'den sonra, bu sene 8 Mart yazımı SIRLAR başlığıyla paylaşmaya karar verdim. Çünkü başımızdan geçen onca şeyde kendi payımıza düşen sorumluluk git gide önem kazanıyor... 
Başımıza gelenlerin ne kadarından biz sorumluyuz? Kendimizde neyi değiştirerek kuvvetlenebiliriz? Nereden başlayabiliriz?
                                                                              
  
Sırlarımız gizemli ve el değmemiş bir başlangıç noktası bence. İlk olarak kendimizden dahi sakladıklarımız...
Korkularımızı, özlemlerimizi, hayâllerimizi, kıskançlıklarımızı, arzularımızı vs kendimizden bile saklayarak yaşamaya son verme zamanı şimdi. 
Kadın cefasını erdemle bir gösteren filmleri, kadınsı aşkı kederle/kibirle tanımlayan şarkıları, birbirinin sevgilisini 'elinden alan' kadınlarla dolu dizileri, "Ayna ayna söyle bana benden daha güzeli var mı dünyada?" diye soran masalları, bir tutam tarçın katıp koca bir kazanda kaynatalım; aynalarımıza perdesiz gözlerle bakan kadınlar olarak şerbet yapıp pür hâlimizi kutlayalım. 
Beğensek de beğenmesek de gerçekler dökülsün ortalığa; dökülsün ki çözülüp gitsin. Kendi payımıza herşeyin sorumluluğunu alalım:
Gerçekleşmeyen hayâllerin, söylenmemiş sözlerin, gidilmemiş yerlerin, sünger çekilmiş özlerin, bahanelere takılı kalmış düşlerin, tembelliklerin vs... vs... Uzun bir liste; içinde küçüklü büyüklü bir yığın kutu olan karanlık odalarımız... 
Kız çocukları yetiştirirken yaptığımız hataları, erkek çocukları yetiştirirken aşıladığımız arazları, aşk-iş-aile-toplum hayatımızda müsaade ettiklerimizi, seçtiklerimizi, vazgeçtiklerimizi ve daha bir sürü gizimizi sobeleyip açığa çıkaralım. Yargılayarak değil tabii; inceleyip iyileştirmek üzere. 'İyileştirmek' diyorum, çünkü herbiri birer derin yaradır bunların: Nesilden nesile, elden ele aktarılan defolar. Kelimeler büyülüdür, konuşalım; doğru sözlerle konuşalım. 
Kan kusup 'kızılcık şerbeti içtim' demek yerine o kanı herkesin gördüğü yerde kusalım: Kocadan, iş arkadaşından, kayınvâlideden, komşudan, hemcinsten, babadan vs. baskı görüp; sosyâl hayatta sırlı bir gülücükle gezmek yerine açığa çıkıp ses verelim. O saçları süpürge edip ömür boyu hem kendimize hem sevdiklerimize kahretmek yerine, güzelce taranıp işe koyulalım. Kol kırıldığında yen içinde kalmasın; koşup şifa bulalım. Çileyi övmeye hemen şimdi tövbe edelim... Medeni durumu, anneliği, kişisel becerileri, yaşı başı, boyu posu, işi gücü statüleştirmek gibi faydasız huyları süpürelim aklımızdan. 
Öz gücümüzün üstündeki tozları alıp hayata karışalım. Orada da çok işimiz var... 
Çocukların suskunluğuyla ilgili yandı yıkıldı ortalık. Bu suskunlukta, bu saklayışta bile biz kadınların payı büyük. Sokaktaki kadını rahatsız eden hıyar da, 'güzel' görünmek için çırpınan cânım genç kız da, el alemin hayatına takılıp kalmış mutsuz da, karısını-kızını ezen adam da ağaçta yetişmedi; biz büyüttük hepsini, biz kadınlar eğittik ellerimizle. Hepsinde payımız var; karanlıkta kaybolan seks işçisinin, hep başkasından medet ummayı huy edinenin, işinde gücünde ezilenin, canına kıyan trans bireyin, 'el alem ne der'cinin, zehir zemberek sözlere/sisteme boyun eğenin hikâyesinde payımız var... 
Kimimiz kariyerimize, eğitim düzeyimize, yaşam tarzımıza, o harika 'ben'imize konduramadığımızdan; kimimiz 'düzenini korumak' için, başkalarının ne düşüneceğine kafa yorduğundan vs... maruz kaldığımız/maruz bıraktığımız saçmalıkları saklıyoruz. 
Hem de öyle sadece erkek figürden değil, kendimizden, hemcinslerimizden de saklıyoruz sırlarımızı... Bir sırrın açığa çıkışı birçok ruhu özgürleştirir. Bu tecavüz de olabilir sözlü taciz de; ekonomik baskı da olabilir meslekî eşitsizlik de; kürtaj, hemcins baskısı, 'güzellik' mecburiyeti, ahlâki yargı vs... vs... Hepsi, hakkında konuşmayı dahi reddettiğimiz gizli saklı kutularda duruyor; iç gücümüzün ışıltılı anahtarları da... 
Kapıları açmaya kendi evimizden başlayıp sokaklara dökülelim...
Bunca sırrın, bunca birikintinin yüküyle yürümek yerine, acımadan tek tek dökelim eteğimizdeki taşları, özgürce hafif hafif uçuşsun eteklerimiz... Gerisini ancak bu şeffaflıkla hâle yola koyabiliriz...

Günümüz kutlu olsun... 


14 Mart 2017 Salı

GEVEZE

 O'nu ilk gördüğünüzde yüzünden, konuşurken tek yanağında çıkan gamzesinden, bir yerlerde bir ikizi olduğunu anlarsınız. "Bu güzel kızın geri kalanı nerede?" sorusu düşüverir aklınıza, yarım yamalak hareketlerinden... 

O'na bir şey anlatmaya başladığınızda ne kadar güzel güldüğünü, gülmeye yer arayan bir neşe avcısı olduğunu bilirsiniz: Gülerken gözlerinden geliveren yaşlar da, sık sık ağladığının, yaşların düşüşe hazır beklediğinin işareti gibidir, hissedersiniz.
Çalıştığı dükkanda işiniz uzar da, molasına denk gelirseniz, asla yorulmayan biri olduğuna emin olursunuz. On beş dakikalık aralıkta bin tane işi halledip üstüne bir de sigara içer çünkü...
Şöyle bir üstüne başına göz attığınızda bütün renkleri yanında istediği çarpıverir gözünüze. Sevdiği herkesi bir arada göremeyince paniğe kapılan çocukları gibi, sevdiği renkleri bir arada tutarak rahatlayan hoş bir hanım efendi...
Fakat O'nu ne kadar izlerseniz izleyin, tam on dokuz aydır niçin konuşmadığını anlayamazsınız. Annesi ve babası anlamadı, doktorlar ve akrabalar, komşular ve arkadaşlar anlamadı; ikizi ve kuzeni, öğretmeni ve süt annesi anlamadı... "Feryal neden sustu?" artık neredeyse sorulmaktan vazgeçilmiş, cevabı beklenmeyen, usulen dile gelen bir soruydu.
Bundan on dokuz ay önce ailecek köy ziyaretine gittiklerinde son sözlerini bahçelere, son seslerini yıldızlı serinliklere bıraktı ve bir daha ağzını bıçak açmadı. Feryal omuzlarında dünyanın yükünü taşımasına rağmen sürekli kahkaha atan yengesiyle çok iyi geçinirdi. Bu ziyaretleri Feryal için eğlenceli ve cazip kılan yegane şey yengesinin bitmeyen esprileriydi.
Köyde kaldıkları süre boyunca kiraz ağaçlarına dalmaya ve şalvarla gezip derenin kenarında boş boş oturmaya, damda uyumaya bayılırdı... İşte böyle bir dam uykusu sırasında, gündüzün ortasında, yeşillik ayıklayan yengesinin ayak ucunda oldu olan. Aşağıdaki çocuk seslerinin arasından ok gibi fırlayan bir top, tüm gücüyle çarptı kafasına Feryal'in. Gökyüzünden düşen bu tuhaf yumrukla uyanan kızın etrafına üşüştü herkes. Sular, kolonyalar çarpıldı yüzüne, parmaklar şıklatıldı kim bilir hangi rüyadan uyanmış gözlerine, soğanlar koklatıldı burnuna... Sessizce uyandığı uykunun içinden hayretle izledi Feryal herkesin telaşını, hastaneye giderken yanından yıkılıp yıkılıp giden kavakları, anne ve babasının sözsüz kavgasını... Ne köydeki doktor, ne evlerine dönünce gidilen uzmanlar anladı Feryal'in neden konuşmadığını. Okuluna, yarım günlük işine; sevdiği müzisyenlerin konserlerine, aile yemeklerine; köpeğiyle veterinere, saçını kestirmek için kuaföre gitti; konuşmak konusunda bir adım ilerlemedi. O top kafasına geldiğinde Feryal'in aklı neredeydi, uykusu hangi zamanda-kimlerle geçmekteydi, gözlerini açmadan hemen önce bıraktığı şey neydi, sahi, susmadan önceki son sözü neydi? Ancak kendi bilirdi... Sustu işte "Söyleyeceklerim bu kadar." der gibi, "Yeterince konuştum, anlamadınız." der gibi, sessizce sokulup ağlar gibi, bir sırrı herkesten saklar gibi (burası melodik), sustu...
Olsun, iyiydi böyle: Hem sessizlik binlerce kelimeden bin kat daha geveze...


8 Mart 2017 Çarşamba

KÜPELER



"Bir çocuğa bağırdığınızda, ruhu bedeninden birkaç gün ya da bir kaç metre uzaklaşır." Batı Afrika Atasözü

Hepimiz birer çocuğuz: Zayıflıklarımız ve kuvvetimizle; düşlerimiz ve düş gücümüzle; yaşadıklarımız ve henüz yaşamadıklarımızla...
Şiddete maruz kaldığımızda ruhumuzla bedenimiz arasında giren mesafeye nelerin sığabileceğinin farkında mıyız? El-alemin hakkımızdaki kararları, görünmez parmaklıklar, sesimizi yutan canavar sesleri, düşlerimizi örten kirli battaniyeler... Başlangıçta rahatsızlık veren bu istenmeyen misafirler, kendimizden kopuşumuz nedeniyle azalan gücümüzü fırsat bilerek yatıya kalabiliyor. Bu korkunç bir olasılık gibi görünse de, tüm engellere rağmen, kendimize kavuşmak için her şeye sahibiz: Muhtaç olduğumuz kudret, kulaklarımızdaki fingirdek küpelerde mevcuttur!
İlk işimiz kendimize güvenmek. Şuradan başlayalım; birine güvenmek için neye ihtiyaç duyarız?
Birini hatalarıyla, riskleriyle, becerileri, davranışları ve kişisel hikayesiyle tanımamız, ona güvenmemiz için sağlıklı bir zemin yaratır, değil mi? O halde kendimize güvenmek için hemen şimdi kendimizle yeniden tanışmaya  başlamalıyız. Şimdi. İlk kez gördüğümüz birine bakar gibi bakalım kendimize: Gözlerimizin içinden hangi sorular geçiyor? Tam de kendimiz gibi hissettiren yegane hissin adı ne? Canımızı en çok ne sıkıyor bu sıralar? Bizi en çok ne heyecanlandırıyor? Sürekli hayal ettiğimiz;  sadece  "hayal" adıyla kalacak kadar çok hayal ettiğimiz şey ne? Olmasını istediğimiz/istemediğimiz her şey için hazır mıyız? En cesur hissettiğimiz an hangisiydi? Göz yumduğumuz için her gün bizi boğan eller kimin  ve gözlerimizi açmak için neyi bekliyoruz?  Ve daha birsürü!
Peki, neden korkarız?
Bilinmeyenden, istemediğimiz ihtimallerden, yok olmaktan, kaybetmekten, başarısızlıklardan vs... Korkumuzun asıl kaynağı ise kendimizi bütün bunlar için hazırlıksız hissetmemizdir. O halde her şeye hazır olduğumuzu hatırlayacağız. Hatırlamaya ihtiyacımız var, çünkü tüm zamanların, tüm toplumların zencileriyiz biz: Varoluşumuz, sürekli rahatsız edilerek, uyuşturularak  temelinden sarsılmış. "Yazık bize, ay çok nariniz, kıyamam ne de kırılganım." demek yerine yol kat etmeyi başardığımız için hala buradayız: Eksiğimizle, gediğimizle; inkarlarımız ve gerçeklerimizle; müsaade ettiklerimiz ve etmediklerimizle; zaaflarımız ve ilhamlarımızla; işvemizle, cilvemizle buradayız. Ruhumuz ve bedenimiz göz göze, diz dize, onca mesafenin ve kötü kalpli misafirlerin arasından bakıyor birbirine. Özetle, bilsek de bilmesek de her şeye hazırız.
Gözünde morluk olanın da, kalbinde kırık olanın da; sırtında yara olanın da, sesi kısılmış olanın da; topuğundan vurulanın da, yarım maaş alanın da şiddete maruz kaldığının bilincindeyiz; el eleyiz. Şiddetin sadece fiziksel değil; psikolojik, ekonomik, düşünsel ve türlü türlü bir çok yolla geldiğini artık hepimiz biliyoruz; dayaktan beter sözlere, kurşundan ağır koşullara dayanmak yerine, kendi şarkılarımızın içinden emin adımlarla geçebileceğimizi de... Kalçalarımızın dansı da yakışıyor bize, hamilelik de; kariyerlerimizi ışıldatmak da tam bize göre, becerikli ellerimizle hayata çeki düzen vermek de...
Hafızamız bizden çok ama çok eski...  Biz unutsak kemiklerimiz, toprağımız, nefesimiz, suyumuz hatırlar sahip olduğumuz cevheri. İşte tam da bu yüzden, yepyeni bir sayfa açar gibi, masum bir çocuğu dinler gibi, dinleyelim kendimizi... Eminim, inanıyorum; gelir gerisi!
Dünya Emekçi Kadınlar Günümüz Kutlu olsun...
Sevgimle...

1 Ekim 2014 Çarşamba

TAZELENEREK...


Sevgili okur, Cangama'yı özledin mi? Ben çok özledim...
Kafa tatili de bitti, yaz da... Şimdi ise yeni, yepyeni bir şey başlıyor... Benim için 'yenilenme' çanları çalıyor... Cangama 'yazmak'la ilgili hayırlı bir vesile için bir süre daha dinlenecek... Sonra mı? Sonra Cangama senin için nefis bir hediyeyle dönecek...
Sevgimle... 



11 Haziran 2014 Çarşamba

FİLM ARASI

Cangama minik bi kafa tatilinde;
sanmayın ki sürer günlerce;
çok yakında döneceğim mis gibi bi hikâyeyle; 
his, fikir ve tilki fırtınası nedeniyle;
küçücük bi temize çekme hâli sadece... 
Sevgimle! 
(A! sakızdan çıkan cep tipi şiirlerden yazdım aniden size)

28 Mayıs 2014 Çarşamba

YABANCILAR VE OTLAR



Güneş doğarken uyuyorsanız ya geceyle güzel bi dostluğunuz vardır ya da kafanıza bulaşan bi korku yüzünden geceyi karşınıza almışsınızdır... Sizi ve sizin aracılığınızla yakın çevrenizi böyle bulanıklaştıran şey ne?  
Yabancılara güvenir misiniz? Tanımadığınız insanlara? Çok yakınınızda olup tanıdığınızı sandıklarınıza? ...
Bu devirde çocuksanız bile gözünüzün önünden geçen onca şeye rağmen kendi bildiğinizden başka biçimde yaşayan birilerine yabancı mı hissediyorsunuz? Yeterince tanımadığınız insanlarla ilgili tanımlamalar ve yargılar mı üretiyorsunuz? 
Bu son iki soruya cevabınız 'evet'se bir dakikanızı rica ediyorum:
Herkesin dünyanın kendinden ibaret olduğunu sandığı dönemler vardır; bu dönemin bilimsel adı depresyon ya da daha spesifik tespitlerdir. Fakat yaşamınızın genelinde herşeyin sizinle ilgili, size karşı, sizin için, sizin yüzünüzden ve sizden ibaret olduğunu sanıyorsanız ya etrafınızda bunun bir hastalık olduğunu size söylecek kimseniz olmadığı ya da size bunu açıklamaktan bıkan yakınlarınız tarafından yalnız bırakıldığınız içindir... Akıl erdiremediğiniz, size ters gelen, ilk kez karşılaştığınız, yabancı bulduğunuz durumlar karşısında yargılayıcı bir tavır sergilemeyi seçerek çok şeyden mahrum kalıyorsunuz. Beni anlıyor musunuz? Bu yazıyı okurken kendinizi yargılanmış hissediyor musunuz? Cevabınız 'evet'se güzel bir nefes alınız çünkü bu yazı karşınıza çıkabilecek en değerli iyiliklerden biri.
Milyarlarca koldan akan hayatın içinde en basitinden en iddialısına kadar çok şeyi üzerinize alınmanız sizin için de, bunun tam tersini size açıklamaya çabalayan yakınlarınız için de çok yorucu... Lütfen rahatlayın, fikirlerinizi özgür bırakın ve aklımızın almayacağı kadar çok 'neden' olduğunu kabul edin...
Halâ kendinizi kötü hissediyorsanız bilin ki siz bir otsunuz. Bu durumda sizin dışınızdaki herkes, hepimiz de bok oluyoruz tabii... 


21 Mayıs 2014 Çarşamba

SEVGİLİ UĞURBÖCEKLERİ



Küçük bir şehirde, dilediği zaman görünmez olabilen bir ormancık varmış... Bu ormancıkta milyarlarca uğurböceği yaşarmış. Her yaz bir haftalığına kendisini görünür kılan ormancık, insanoğluna uğurböceklerinden olma kocaman bir armağan sunarmış... İnsanlar ormancığa gelip dilekler tutar, uğurböceklerinin minik benekleriyle göz göze gelip umutlarla dolarmış...
Bir sene insanların son zamanlarda ümidini yitirdiğini, canının yandığını, karanlıklarda sıkışıp kaldığını gören ormancık tatlı bir sürpriz yaparak hayata neşe katmak istemiş. Ah sevgili ormancık ne iyi kalpliymiş. Beklenmedik bir zamanda görünüveren ormancığa üşüşen insanoğlu, acıyla biriktirdiği karanlıkların da etkisiyle ormancığa aniden saldırmış; yakıp yıkmış; evet... Ormancık insanoğuluna ümidi kaybettiren kötücüllüğü yine insanoğlunun doğurduğunu hiç mi hiç düşünmemiş... Ormancık yanmış ve tabii milyarlarca uğurböceği de... Uzaklara kaçıp canını kurtarmak isteyen uğurböcekleri yanarak şehre kadar gelmiş. Minicik siyah lekeler olmuş dilekler kaldırımlarda. Yerlerden süpürmüş insanoğlu yanık hayâlleri... 
Sedeften bir ay tepelerinde gezmiş... 
Kendini ve karşısındakileri inkâr etmeden susmuş herkes; insanlar, böcekler ve üzgün palmiyeler... 
Ayın önünden 4 adam kayıkla geçmiş... 
Milyarlarca çocuğun parmaklarının ucuna değip değip yükselen, yeniden dünyanın başka bir yerine yumuşacık düşüşler yapan güler yüzlü bir dolunay yeni ümitler getirmiş... Çünkü insanoğlu, evrenin iyilikle iflâh etmeye çabaladığı işe yaramaz bir veletmiş ve eline yeniden şans geçmiş:
Çocukken bindiği bir tirenin penceresinden şapkası uçan kızı düşünen bir dede oturduğu yerde gülümsemiş... 11 yaşında bi gülüşle...
Birbirinin cümlesini tamamlayan arkadaşlar şakalaşmış...
Bir adam kadınını aklından geçirdiği an kadın adama sesini göndermiş...
Küçük bi çocuk şarkı söylerek köşeye geçmiş...
Çilekler pembeleşmiş ve en önemlisi bir uğurböceği ailesi üzülerek de olsa insanoğlunu affetmiş...
Hayatlara incecik bir ümit serpilmiş...


14 Mayıs 2014 Çarşamba

Yine mi yas... ... ...




Bugün Soma'da yaşanmakta olan akıl almaz, korkunç acı nedeniyle 
tüm evlerde
tüm gözlerde, kalplerde
tüm emekçi ellerde
tüm ailelerde
tüm dillerde ve dinlerde
tüm köylerde, şehirlerde, ülkelerde
herşeyde, heryerde
tüm gezegenlerde yasımız var...
Cangama güç, sabır, akıl, fikir diler...
Ne çok acımız var... Ah!

10 Mayıs 2014 Cumartesi

ANNELER VE GÜNLER

Artık haberlerde sürekli kaybolan, tecavüze uğrayan, tecavüze uğrayıp-dövülen, tecavüze uğrayıp-dövülen ve öldürülen çocuklar görüyoruz...
Azalıyoruz; ruhumuzun gücü ihtiyarlıyor... 
Çocuklarının gözleri önünde dayak yiyen, öldürülen anneler görüyoruz... 
Azalıyoruz; ruhumuzun gücü ihtiyarlıyor...
Büyükbaşların küçük akılları yüzünden cephede, dağda, hapishanede yok olan çocuklar görüyoruz...
Azalıyoruz; ruhumuzun gücü ihtiyarlıyor...

Maddi sıkışmalar yüzünden, görünmeyen açlıklar yüzünden birbirini kırıp geçiren aileler görüyoruz...
Azalıyoruz; ruhumuzun gücü ihtiyarlıyor...
Kargaşa, kalabalık, telâş yüzünden biriken öfkeler annlerin üzerine patlıyor...
Azalıyoruz; ruhumuzun gücü ihtiyarlıyor...
Dijital yaşam, toplumsal özgüvensizlik, gelecek kaygıları ve kendini keşfedememiş kuru insan kalabalığında ihmâl ediliyor anneler...
Azalıyoruz; ruhumuzun gücü ihtiyarlıyor...
Bugün anneler günü... Bütün bu acı içindeki anneler için ve annesi melek olmuş acı içindeki her yaştan çocuk için yıkıcı birgün bugün... Bugün Ali İsmail'in, Berkin'in, Ethem'in ve üzülerek yazıyorum ki ismi buraya ve dünyanın hiçbir duvarına sığmayacak ölü çocukların anneleri için
dayak 
gibi
bir
gün...
... 
Bugün anneler günü... Evet kapitalizmin bize para harcatmak için ilân ettiği günlerden biri...  
Fakat şu hayatta herhangi bir cümlede geçen 'anne' kelimesi akan suları, korkuları, sıkıcılıkları, karanlıkları küt diye durduruyor değil mi?...
Bence bugün, güne daha güzel bir anlam ve önem katmak için and içelim:
(benden sonra tekrar edin)
Annemi aramak ve görmek için mutlaka vakit ayıracağıma;
Antin kuntin öfke patlamalarımla annemi kırmayacağıma;
O'nu neşelendirmek için fırsat kollayacağıma;
Hayatını kolaylaştırıp güzelleştirmek için sevgiyle çabalayacağıma;
O'na ne kadar değerli olduğunu, sevildiğini ve şımartılmaya lâyık olduğunu hissettireceğime and içerim!
Çünkü anne demek mucize demektir... 
Tüm tatlı anneciklerin ve gelecekte anne olacak potansiyel annelerin gününü kutluyorum! 
Sevgiler... 


7 Mayıs 2014 Çarşamba

KAPI DİNLEMEK ÇOK AYIP Bİ'ŞEY


(Efendim beni hatırladınız mı? Hani bu sene Şubat'ın 26 sında şeytana uymuştum? Hm? Hani şeytana uyup komşunun kapısının önünde içeride olanlara 'kulak misafiri' olmuştum? Bildiniz mi? ... 
Ben yine de bi hafızanızı tazeliyeyim:
Efendim ben deniz tarih öğretmeni Fikri'yim,
Neşeliyim ve kelim,
En çok kabak tatlısını severim,
Geçenlerde bir gün İrfan Hanım'ın kapısını dinledim,
O gün bugündür yeniden dinlemek için fırsat yaratmayı iş edindim.
İşte şimdi kapının tam önündeyim.!)

Lütfü         - Hala kediye 'buğday' diye isim mi konulur ya?!
İrfan Hanım- Sana ne çocuğum! Sen önce kendi adına bak; kola şişesini açınca çıkan ses gibi: 'Lütffffü'...
Lütfü          -  ...
İrfan Hanım- Kafasız büyük dayın koydu senin adını böbürlene böbürlene... 
Lütfü: Seviyorum ben adımı.
İrfan Hanım- Herşeye bozuluyorsun, hoşuma gidiyor. 
Lütfü- Buğday nedir ya? Şu güzelim tatlı kediciğe neşeli bir ad koysan ya. Evine şenlik olsun diye getirdim ben bunu. Şu güzelliğe bak. Cici kız!
İrfan Hanım- Tamam lan! 5 yaşında kıza döndün yavru kedi görünce. Bırak elinden şunu, bende kal, sana bir iyi bir de kötü haberim var. 
Lütfü         - Hayırdır?
İrfan Hanım- Hiç hayır değil benim şuursuz oğlum. Hiç! 
Lütfü          - Önce kötüyü söyle... 
İrfan Hanım- Her şeyin klişe biliyosun değil mi...
Lütfü         - Söylesene hala, meraktan çatlayayım mı? 
İrfan Hanım- Çatla lan...
Lütfü          - Öf! 
İrfan Hanım- Artık buğday iyice büyümüyormuş...
Lütfü          - Ne diyorsun yine hala ya?! Ben de birşey oldu sandım. Ne buğdayı, ne büyümemesi ya?!
İrfan Hanım- 'Ya'lı 'Be'li konuşma halayla! Koskoca akademisyen oldun halâ 12 kelime kullanıyorsun günde! Buğday, insan denen varlığa küsüyormuş, çıkmıyormuş artık. Bu ne demek biliyor musun?
Lütfü        - Ne bileyim?
İrfan Hala- İnsan soyunun topraktan beslenmeyi nasıl öğrendiğini biliyor musun? Tarımcılık ve bu sayede yerleşik hayat nasıl başladı?
Lütfü        - Bilmiyorum.
İrfan Hanım- Apple' ın yeni çıkan tabletini bilirsin ama değil mi koca eşek?!
Lütfü           -Niye geldim ki ben ?!
İrfan Hanım- Dinle. İnsanların da kuşlar, kaplanlar, ceylanlar vs gibi göçerek; yaşam koşulları sağlayan yerler bularak hayatta kaldığı eski mi eski bir dönemde, harika bir kadın toprağa buğday ekmeyi akıl ediyor. Akıl ediyor, deniyor, hissediyor bunu düşünsene! Aylarca süren sabrının sonunda minik bir filiz görüyor ve işte o an insanlığın tarihi değişiyor. Tarımcılık, yerleşik hayat, yeni beslenme ve yaşama biçimleri için ilk işaret bu buğday denen nîmet. 
Lütfü          - Çok havalı.
İrfan Hanım-  Mal. Bak buğday hikâyesine bakış açısına bak, ezik ruh... Neyse... Hayatımızı rakamlardan önce yaşanan yıllarda değiştiren 'buğday' giderek çirkinleşen insana küstü bence. O yüzden çıkmıyor artık... Biz hak ettik bu cezayı. 'Gelmem.' diyor adam.
Lütfü          - Adam kim?
İrfan Hanım- Adam derken, buğday işte...
'Gelmem.' diyor; 'medeniyetin ilk adımlarından birini attım siz insanlar için, siz bokunu çıkardınız, ne gelecem artık.' diyor bize kendi dilinde: Toprakça... Başını topraktan çıkarıp etrafa bakınan filizler böyle çirkin bir dünyaya karışmamak için küçülerek toprağa dönmeyi seçiyor. 
Lütfü          - Bu yüzden kedinin adını 'buğday' koymak istiyorsun yani.
İrfan Hanım- Her geçen gün daha da gerzekleşen oğlum benim. Kedi konusunu kapatalı yıllar oldu lan! Ben sana küresel bir yok oluşu anlatıyorum, sen kediden bahsediyorsun. Evet, bu yüzden 'buğday' koyuyorum adını, geç onu. Konuyu anladın mı  bakayım sen?
Lütfü         - İyi haber ne ?
İrfan Hanım- Yaprak sardım sana ...
Lütfü          - Üf! Şimdi çaldın kalbimi. Getir, getir, getir...
İrfan Hanım- Afiyet olsun kuzum. Terziye gidiyorum ben , çıkarken çek kapıyı çık...
Lütfü- Tamam. ...

(Kaç, kaç, kaç! Kapı dinlerken yakalansam ya şu yaşımda! Haahaaa! Aman, hiç sırası değil gülme krizinin. Yürü dalaksız Fikri... Hey Allahım!)

Lütfü -Hala! Ellerine sağlık yine harika olmuş, yine harika olmuş arkadaş yav!... Tarçını filân hep-
İrfan Hanım- Sus da ye artık. Sus da ye...

(Dinlediğime değmedi mi? Elinizi 
vicdanınıza koyun da siz söyleyin.)



30 Nisan 2014 Çarşamba

HALVET'İN GÖZLERİ



-Bir tek çekirdeğe bakarak, çekirdeğin mahsülünü, ayını, nereden , hangi şehirden çıktığını, mevsimini, piyasaya erken ya da geç düştüğünü bilen bi yaşlı kadın Halvet Hanım... Sen hiç gördün mü bilmem, koca burnuna,  yaşına rağmen alımlı bir hanımdır. 
Fıstık ağaçlarının altında koşturarak büyümüş. Neşeli, 'fıstık' kelimesinin kendisi gibi narin bir genç kızmış. Anlatmayı da pek sever, fotografları göstere göstere böyle... Bir erkek kardeşi var, Fahri. Güleç bir adam. 
Keçilerin ortasında dans eden çocuk bi çobanmış O da. Güzel, değişik bi hayat değil mi? Bir gün, işte bu Fahri 7-8 yaşlarındayken ağlayarak gelmiş 'götümü kaz ısırdı, götümü kaz ısırdı.' diye... Halvet bunu anlatmayı bir sever ki sorma. 'Götünü kaz ısırmak' ne ayol?! Kazın birsürü dişi olduğunu 31 yaşımda öğrendim ben, o da tesadüfen. 
Halvet anlattıkça özenirdim, ne güzel çocukluk geçirmiş diye... Ceviz ağaçlarının altında , bağda bahçede uyur, ne rüyalar görürlermiş ne rüyalar. Tabi... Ceviz yapraklarının tatlı zehri kafayı bulandırır, rüyaları akıllandırırmış... Bir de şeyi anlatırdı sürekli; hıh! Mezarlığın pembe ve beyaz çiçeklerini toplayıp araba yolunda satarlarmış küçük kızken. Ne tatlı değil mi? 
Kediyle kirpinin arkadaş olduğu ağaç gölgelerinde geçen harika bir çocukluk! Sonra okumaya gelmiş buraya, kalmış. 
29 yaşındaymış, bir adama aşık olmuş; pis niyetli adam kızcağızı  şaşırtmış... Hayâlini kırmış anlayacağın işte canım... Hâl böyle olunca başka bi 'kadınlık' gelmiş genç kız Halvet'e... Neyse, canı çok sıkılmış, bi müddet oralarda takılıp kalmış. Kırgınlıkta, yalanda, gerçekte, inançlarda falan...  İşte balkonda EsenGül dinlemeler, çay içmeler, permalı-kuş yuvalı- meçli saçlar, sigaralar derken birkaç yıl gözleri dalmış. Bu yıllarda kadın çekirdeğe dadanmış. ... A! A! Bildiğin dedikodu yaptım ayol! Allah affetsin... Sadece geçenlerde "Hediye'nin kızının düğününde gördüm Hâlvet Hanım'ı." deyip geçecektim... 
Kız, bana açık bi çay getir Özlem. Koskoca kadınım, ne diye gıkını çıkarmadan dinliyorsun hadsiz! İnsan bi uyarır, kaş göz eder, 'dedikodu' yapma der ayıp, ayıp! Kalk. Çay isteyeli yıl oldu.
-Tamam.